top of page

Portre | Berk İlhan


Merhaba Berk, bize biraz kendinden ve işlerinden bahseder misin?

Ben New York merkezli bir ürün ve deneyim tasarımcısıyım. Lisans eğitimimi ODTÜ Endüstri Ürünleri Tasarımı Bölümü’nde tamamladım. ODTÜ’de öğrenciyken tasarladığım ürün konseptleri ulusal ve uluslararası ödüller kazanmaya başladı, bu ödüllerden biri bana Türkiye İhracatçılar Meclisi’nden yurtdışı eğitim bursu kazandırınca da, tasarım alanında uzun yıllardır takip ettiğim öncü isimler ve firmalardan dersler alacağım School of Visual Arts, MFA Products of Design yüksek lisans tasarım programına başvurdum ve kısa sürede kabul edildim. Böylece New York maceram başlamış oldu. 5 yıldır New York’ta yaşıyorum. Yüksek lisans sonrası çalışmaya başladığım ve tasarım projelerini baştan sonra yürüttüğüm 10XBeta firmasında, firmanın Puma, NRG, KLM gibi küresel müşterilerine reklam ve haber değeri taşıyan, insan ihtiyaçlarına cevap veren yenilikçi ürünler tasarladım. Çoğu hala üretim ve gerçekleştirme aşamasında olan bu büyük prodüksiyonlarda yer aldıktan sonra, kendi markamı kurmak üzere şirketten ayrıldım. Halen 10XBeta ile işbirliği yaptığımız projeler var, fakat ben hem ABD’de hem de Türkiye ve Avrupa’da farklı firmalara yeni ürünler tasarlamaya başladım. Bir yandan da kendi fikirlerimi kendi markam altında hayata geçirmekle uğraşıyorum.

Yaşadığın şehir ve atmosfer işlerini nasıl etkiliyor?

New York bir tasarımcı için çok besleyici bir şehir. Dünyanın tasarım, sanat ve moda alanlarında bir kaç merkezinden biri olduğu için lider küresel markaların yeni trendlerini ilk sergiledikleri ve adı gibi yeniliklerle dolu bir kent New York.

Bir tasarımcıyı besleyen şey ilham veren sıra dışı güzellikler, ya da çileden çıkaran ve çözülmesi gereken sorunlardır. Bu iki unsur da New York’ta günlük hayatın olmazsa olmazı. Bir yandan harika tasarım ve sanat eserleri ile karşılaşıyorsunuz ağzınız açık kalıyor, bir yandan da şehrin yüksek temposunda sizi strese sokan türlü olaylar yaşıyorsunuz. Problemlerin üstesinden yaratıcılık ve akılcı çözümlerle gelmek sıradan bir beceri haline geliyor. Kısaca New York bir tasarımcı için gerçek bir harikalar diyarı.

Ben son yıllarda New York’un Brooklyn mahallesini çok benimsedim, oraya taşındım ve kısa süre içinde ayrılmayı da düşünmüyorum. New York emlak açısından bir balon olarak tabir ediliyor ve bu balon gittikçe büyüyor, büyüdükçe bu balon Manhattan’ın merkezinden etraftaki mahallelere doğru uzanıyor. Balonun değdiği her yeni mahalle kentsel dönüşüme uğruyor ve şehrin yoğunluğu merkezden bu farklı mahallelere yayılıyor. Her mahallenin kendine has özellikleri ve güzellikleri var elbet. Brooklyn de genç tasarımcı ve sanatçıların tercih ettiği bir yer. Böyle olmasında, Manhattan’ın turistler tarafından çok tercih edilmesi ve de sokakların tipik takım elbiseli finansçılarla dolu olmasının da etkisi var. Brooklyn’de ise bir mahalle kültürü var. Yani karşınıza her gün çıkan insanlarla tanışıp bir ilişki geliştiriyorsunuz, apartmanınızda komşunuzla, kafede baristanızla sohbet etmek sosyal olarak da besleyici oluyor.

İnsan etkileşiminin odak noktası olduğu ürünler, sistemler tasarladığını görüyorum.Proje sürecin nasıl başlıyor? Seni tetikleyen ve ilham veren şeyler neler?

Ben insan davranışlarını incelemeyi, tekrar eden örüntüler bulup ihtiyaç analizi yapmayı ve kimsenin aklına gelmemiş, gülümseten, yeni ve sıra dışı fikirler bulmayı çok seviyorum. Tasarım aslında mühendislik ve sanat arasında geniş bir spektrumu kapsıyor bence. Bazı tasarımcılar çok teknik ve mekanik yaklaşımları benimserken, bazıları çok soyut ve spekülatif çalışmayı seviyor. İnsan davranışlarına baktığımızda çok yönlü ve karmaşık yapılara rastlıyoruz, bazı davranışların sebebini anlamak için buzdağının altına inmek, kültürel ve sosyal yapıları da incelemek gerekiyor. Bu aşamada devreye psikoloji, sosyoloji, tarih gibi sosyal bilimler giriyor. Dolayısıyla bir tasarımcı olarak insanları anlamak için mekanik ve teknikten öteye gidebilmek gerekiyor bence.

Bana en çok heyecan veren şey tasarımın davranış ve algı değiştirme gücü. Davranışların sebebini anladıktan sonra toplumsal ve bireysel olarak olumlu değişimlere yol açmak için davranış değiştirici, yeni davranış tetikleyici, ve yayıcı tasarım önerilerini sunmak ve test etmek çok heyecan verici. Bu konuda en sevdiğim örneklerden biri Kuzey Afrika’da bir ülkede tarımla uğraşan iş sahiplerinin gübre kullanmadığını fark eden bir tasarım firmasının konunun üzerine gitmesiyle ortaya çıkan bir proje hikayesi. Firma önce çiftçilerin gübre kullanmamasının sebebi hakkında fikirler yürütüyor. İlk akıllarına gelen ihtimaller ise ya o topraklarda gübreden verim alınamıyor olduğu ya da çiftçilerin gübre ürünlerinden habersiz olduğu. Yaptıkları araştırmalar ve çiftçilerle görüşmeleri sonrası fark ediyorlar ki gübre kullanımı ile o topraklarda çok daha verim elde edilebilir, üstelik çiftçiler bunu gayet iyi biliyorlar. Ancak şunu tespit ediyorlar ki çiftçiler hasat sonrası satışta para kazandıkları zaman gübre alımı konusunda bir pazarlama yapılmıyor onlara, onlar da paralarını harcarken gübre için para ayırmayı düşünmüyorlar. Dolayısıyla çiftçiler gübre satıcılarının pazarlamada yaptıkları bir zamanlama hatasından dolayı her sene gübre almayı ihmal ediyorlar. Bu sorun anlaşılınca da pazarlamanın tarihleri tekrar planlanıyor. Bu örnek gösteriyor ki tasarım çok büyük bir alana hitap eden bir disiplin, yani sadece obje tasarımı değil artık tasarım derken bahsettiğimiz.

Uplift projesi hepimizin suratına gülümseme kondurdu. Bu projeye nasıl başladın, hikayesinden bahseder misin?

School of Visual Arts’ta MFA Products of Design Bölümün’de yüksek lisans projeme başladığım sıra, bölümün kurucu başkanı Allan Chochinov “sadece senin yapabileceğin, sana özgü, kişisel; ama aynı zamanda küresel dertlere de dokunan bir proje olsun” dedi. Ben de tasarımla hayata neşe katma konusuna bir süredir ilgiliydim. Chaplin’in Modern Zamanlar filminde endüstriyelleşmenin insan yaşamına getirdiği esir alıcı tek düzeliğin eleştirisi beni çok etkilemişti. Kendi gözlemlerimle fark ettiğim ve keşke böyle olmasa dediğim birşey ise büyüdükçe insanın çocuksu neşesinden uzaklaşması. Büyürken nedense oyun oynamayı azaltıp, duygularımızı -neşeli ya da üzgün- paylaşmaktan çekinmeye başlıyoruz. Oysa ki insan çocuksu neşesini koruyabilirse hayat daha coşkulu ve dolu dolu yaşanabilir. Ben de hayatı dolu dolu, neşe ve coşkuyla yaşayabilen bir toplum hayali kuruyorum. Uplift projesinde de hastane gibi çok can sıkıcı, moralin düşük olduğu ortamlara neşeli ürünler ve deneyimler tasarlayarak tasarımın bu gücünü test etmek ve paylaşmak istedim. İnsanları iyi hissettiren, güldüren, empati kurduran bir dizi ürün ve servis konsepti tasarladım, bunların çoğunu prototipleyip insanlarla test ettim ve Uplift projesi benim mutluluk projem haline geldi. Bu projeden çıkan Smile Mirror ise en ilgi çeken tasarımlar